ÜZGÜN DÜŞÜNCELER

Irak Türklerinin yaşadıkları korkulu günler ve duydukları ızdırap, günün endişeleri arasındadır.

Asırlardan beri kaybettiğimiz her ülkede büyük ve fâtih bir milletin çocukları hep böyle acı duydu, çile doldurdu. Onların mühim bir kısmını mânevî kuvvetlerle olsun besleyip teselli edemedik.

Biz, gerek dilde, gerek târih ve vatan anlayışında her türlü millî heybet ruhundan vazgeçip dar ve çelimsiz bir yola sapalı beri kaybettiğimiz toprakların da âdeta yabancısı olduk .

 

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum

Her lâhza bir âlev gibi hasretti duyduğum

 

mısrâlarını söyleyen şâirin bu söyleyişini bir vatan hasreti sanan çocuklarımız, o şehirlerin o yıllarda Bursa gibi İstanbul gibi bizim olduğunu artık güç hatırlıyorlar.

 

Halbuki İstanbul’un sanki bir Bulgar şehriymiş gibi, o devletin hudutları içinde gösterildiğini bir Bulgar haritasında gözlerimle görmüştüm. Millî marşlarında İstanbul’a dikilmiş gözlere seslenen Balkan Milletleri bulunduğunu, hiç olmazsa bilmemiz îcâb eder.

 

*

Kaybedilmiş topraklarımızda mevsimsiz emellerimiz olsun demek istemiyorum.

Ancak bizim bir zamanlar dünyaya hâkim bir devlet ve medeniyet kurmuş büyük ve heybetli millet olduğumuzu çocuklarımız unutmamalıdır.

Bu hakîkat, Türk çocuğunun her zaman için büyüklük cevheri ruhunda, hiç olmazsa, bir hâtıra güzelliğiyle yaşamalıdır. Böyle hâtıraların vatan çocuklarında nasıl bir üstünlük ve yukarılık duygusu yaratacağını, onlardan nasıl bir ufuk sevgisi, bir yaşama ve yaratma enerjisi uyandıracağını düşünmemiz yerinde olur.

*

Irak’ı kaybettikten sonra Kerbelâ’da âdeta tek başına Türk kalan Fuzûlî’nin gözle görülür ızdırâbına büyük vatan şâiri Süleyman Nazif, bir zaman, gözyaşlarından örülmüş mısrâlar hâlinde söylemişti.

Bugün de öyledir.

Mustarip insan yalnızlığını:

ne yanar kimse banâ âteş-i dilden özge

ne açar kimse kapım bâd-ı sabâ’dan gayrı

gibi şiirin üstüne yücelmiş mısrâlarla söyleyen Fuzûlî, ölümünden dört asır sonra bir mezar, bir türbe olarak böyle maddî, mânevî bir yalnızlık içinde mi kalacaktı?

*

Bir zamanlar Türkiye’de kav-i necîb-i Arap diye bir söz dolaşırdı. Gâliba nâzik ve Müslüman Türkler Hz. Muhammed’in ilk ümmetine böyle bir saygı göstermeyi güzel buluyorlardı.

Yalnız, doğuştan Türkçü, âdeta ırkçı bir ruh taşıyan babam, tam bir Müslüman olduğu halde, bu iltifâta sinirlenir; “neden imtiyazlı oluyorlarmış? Hz. Muhammed bile aslında Arap değildi.” diye öfkelenirdi.

Çocukluğumda bu öfkenin o kadar iyi anlayamadığım mânâsını şimdi elemle anlıyorum:

Biz ki Muhammed Peygambere: “Bir ordum vardı ki adını Türk koydum” dedirtecek kadar, Müslümanlığın yenilmez ordusu olacağımızı ilhâm etmiştik. O Muhammed Peygamber ki Araplara: “Türk dilini öğreniniz. Çünkü Türklerin büyük istikbâli olacaktır.” diye bizim İslâm topluluğundaki mevkîmizi evvelden haber vermişti.

Bir Arap dîni hâlinde başlayan Müslümanlığı asırlarca en şiddetli haçlı ordularına karşı biz korumuş, onlarla arslanlar gibi, biz döğüşmüştük.

Bugün hâlâ Arap ülkelerindeki en güzel mâbedler bizim yücelttiklerimizdir. Asırlarca Surre alayları tertipleyerek Arap dünyâsına hediyeler , servetler yollamıştık. Topraklarında ve başlangıçta iyi kurdukları medeniyetlerden derlediğimiz dillerini bile toleransla kullandığımız devirler oldu.

Ezanlarını ise dünyanın üç kıtasında, en güzel, biz okuttuk; gök kubbesi Türk minarelerinden yükselen sesle, Türk’ün Müslüman ezanına verdiği âhenkle doldu.

Bugün bile geçirdiği ve geçirmekte olduğu türlü sarsıntılara rağmen hâkikî Müslümanlar en çok Türkiye’de yaşıyor.

*

Bizim bunca iyiliğimize, hizmetimize karşı Arap dünyâsının şükran, hiç olmazsa nezâket borcu böyle mi ödenecekti?

Musul gibi, Kerkük gibi bir zamanlar cömertçe harcayarak kendilerine hediye ettiğimiz topraklarda kalan Türk çocuklarına neden gereken saygıyı göstermiyorlar? Bizim uzattığımız elin, dünyânın en mert, en dost eli olduğunu bu dostlar ne için anlamıyorlar?

Nihâyet bizim vatanımızda bizimle haşır neşir olmuş, o kadar ki, îmanlarıyle, Türk vatanını kanlarını dökerek müdafaa edişleriyle bizden olmuş, biz olmuş bazı azınlıkları üzecek emel besleyenlere kayıtsız davranmak, dost gönüllere yakışmalı mıdır?

*

Bence yurdumuzun dil ve millî kültür bakımından hâlâ fethedilmemiş bölgeleri vardır. Biz, yurdumuzun her bucağına dilimizi ve millî kültürümüzü yayacak ve bütün vatandaşlarımızın bizim dilimizle konuşup bizim kelimelerimizle sevişmelerini sağlayacak yerde, bilinmez, nasıl bir dalâletle kendi kendimizi dilsiz ve bağlayıcı bir kültürden mahrum bıraktık.

O Türkçe ki bir zamanlar sâde bir vatan değil, bir kıt’alar lisânı olmuştu.

Çünkü bir dili sadeleştirmek, daha zengin daha millî bir kıvâma yükseltmek başka, öldürmek başka şeydir.

 

Nihad Sâmi BANARLI, Edebiyat Sohbetleri, s:408-410

About Banarlı

Nihad Sâmi Bey, Bayrakdarzâdeler nâmıyla tanınan Trabzon'un köklü bir ailesine mensuptur. Bu nam, ceddinin Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon seferinde bayrakdarlığını yapmasından ileri gelmektedir. 18 Nisan 1907 yılında İstanbul'da doğan Nihad Sâmi Bey'in babasının babası Emin Hilmi Bey, 1293’te İstanbul'da toplanan ilk Osmanlı Meclis-i Mebûsânında Trabzon mebûsu olmuş, ayrıca Matbaa-ı Bahriye Nazırlığı vazifesinde bulunmuştur. Babası İlyas Sâmi Bey ise Trabzon Merkez Mutasarrıflığı Tahrirât Müdürlüğü, İstanbul İdare-i Mahsûsa Tahrirât Başkâtipliği gibi vazifelerden sonra 1892’de Bitlis Vilâyeti mektupçuluğuna tayin edilmiştir. Bundan sonra İşkodra, Kastamonu, Diyarbekir, Musul vilâyeti mektupçuluklarında bulunmuş ve 1900 yılında Süleymaniye Mutasarrıflığına getirilmiştir. Annesi ise yine köklü bir aileye mensup olan Hâfize Nâdire’dir. Nihad Sâmi, ilk tahsilini Fatih Sultan Mehmet Vakfı Sıbyan mektebinde, daha sonra Gelenbevi ve Mercan idadisinde yaptı. Lisenin ilk sınıflarını Vefâ Sultanîsi'nde okudu. Son sınıfta İstiklâl Lisesi'ne geçti ve oradan mezun oldu. 1926’da İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi ve Yüksek Muallim Mektebi’ne giren Nihad Sâmi mezuniyetinden sonra çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliklerinde bulunmuştur. 1947’de Eğitim Enstitüsü’ne ve buna ilâveten Yüksek Öğretmen Okulu edebiyat öğretmenliğine getirildi. Nihad Sâmi Banarlı, 1953’ten beri âzâsı bulunduğu İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından kurulan İstanbul Enstitüsü ve daha sonra kendi emekleriyle kurulan Yahya Kemal Enstitüsü müdürlükleri yaptı. Gençlik yıllarında piyes, hikâye ve şiirler kaleme alan Nihad Sami daha sonra ilmî çalışmalarına ağırlık verdi. Dâsitân-ı Tevârih-i Mülûk-ı Âl-i Osman ve Cemşîd ü Hurşîd Mesnevîsi isimli mezuniyet teziyle hızlanan ilmî çalışmaları bir neslin edebî ve kültürel donanımında büyük pay sahibi olan Türkçe-edebiyat ders kitapları ve iki ciltlik Resimli Türk Edebiyatı Tarihi ile devam etmiştir. Nihad Sâmi Banarlı’nın gençlik yıllarından başlayarak kaleme aldığı çok sayıda deneme ve makalesi vardır. Bugün 13 ciltlik bir külliyat oluşturan bu yazılar daha ziyade Türkçe, Türk edebiyatı, bilhassa Yahyâ Kemal, [Yahyâ Kemal’in sağlığında yayımlanmamış şiir ve nesirleri, hatıraları da yine Nihad Sâmi tarafından neşredilmiştir] tarih, tasavvuf ve İstanbul üzerinde yoğunlaşır. 1948’den 1962’ye kadar Hürriyet Gazetesi’nde Edebî Sohbetler adı altında neşredilen yazıları da büyük bir alâkaya mazhar olmuştur. Verimli ve tesirli ömrünün sonuna kadar Türk dil, kültür ve edebiyatına hizmet etmiş olan Nihad Sâmi Banarlı, Kadir Gecesine rastlayan 13 Ağustos 1974 günü vefât etmiştir. Eserleri : İnceleme - Araştırma Yahyâ Kemal Yaşarken (1959) Yahyâ Kemal’in Hatıraları (1960) Türkçe’nin Sırları (1940) Şiir ve Edebiyat Sohbetleri (3 cilt, 1951-1954) Resimli Türk Edebiyatı Tarihi (2 cilt, 1948-1975-1979) Dasitan’i Tevarih’i Müluk’i Ali Osman ve Cemşid ve Hurşid Mesnevisi(Ahmedi)(1933) Namık Kemal ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği Büyük Nazireler Mevlid ve Mevlid’de Milli Çizgiler Edebi Bilgiler (1940) Metinlerle Edebi Bilgiler (3 cilt, 1955-1960) Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk Edebiyatı Tarihi Fatih’in Zafer Sırları Oyun Kızılçağlayan (1933) Bir Yuvanın Şarkısı (1933) Roman Bir Güzelliğin Romanı (Hürriyet gazetesinde tefrika)