Unutturma Tabiyesi

Unutmak geri ve basit insan rûhunun tabiî hareketidir. Vefâlı ve iyi ruhlu insan ise unutmadığı, unutamadığı ölçüde insandır. Bu, tabiî unutulmaması gereken hâdiseler ve hâtıralar için böyledir.

Bu bakımdan bir Dosta Mısrâlar şâirinin:

 

            Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla

            Bir başka kerem beklemez artık gelecekten

            Her an doludur gözleri cânan ve baharla

            Kâm aldı bilir kendini, ömründe, felekten.

 

Söyleyişinde, ten kafesinde bir ruh taşıyan insan’ı tarif eden, derin bir mânâ vardır.

Bir inanışa göre, şu fâni dünyâya öyle ruhlar gelmiştir ki en büyük sevgili veyâ biricik sevgili bildikleri Tanrı ile bir arada, hazzı târif edilmez bir visâl içinde bulundukları ânı bile unutmamışlardır. Havsalaya sığmayacak kadar eski ve zamandan evvelki o büyük hazzı, bir ömür boyu, vatanından uzak kalmışların derin sıla sızısıyla her an hatırlayanlar olmuştur. Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin, Seyyid Nesîmî’nin daha nicelerinin unutamadıkları hâtıra böyle bir vuslat’tı. Hattâ Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin ölüm gecesine, en büyük sevgiliye kavuştuğu gece mânasında şeb-i arûs denilmesi, bundandı. O geceye, bu adı, bizzât Mevlânâ Celâleddin koymuştu.

İslâm dünyâsının bir imân hâline gelmiş tasavvuf felsefesi, bu inanışı şöyle anlatır: Allah, insan oğullarının, henüz kendi birliğinden ayrılmamış ruhlarına, o en eski meclisde:

Ben sizin rabbiniz değil miyim? demişti. Ruhlar, hep birden: “Evet!..” diye seslenmişlerdi.

Bu, Tanrı bütünlüğünde, tekrar buluşmak için verilen ilk söz, edilen ilk yemindi.

Bir Tanrı meclisinde, ilk aşk şarabını içerek, tam bir visâl içinde söylenen, hazzı unutulmaz bir yemin…

Ezel toplantısındaki ruhlar, kâinâta, işte bu yeminden sonra dağılmışlardı.

Aynı inanış hikâyesine şu şekilde devâm eder: Tanrı’dan kopan ruhlar, bir misâl âlemi’nden geçip çeşitli yeryüzü kılıklarına girdikten sonra, kendilerine emredilen asıl beden olarak insan vücûdu’na girerler. Tanrılarını bu vücudda daha şuurla hattâ özleyişle hatırlar ve bu vücudda olgunlaşıp tekrar Tanrı’ya yükselecek seviyeye ulaşırlar. Bunlar insan vücûdunda misâl âlemi’ni, hattâ ezel meclisi’ni hatırlayabilen ruhlardır. Öyle ruhlar ki birbirlerine baktıkları veyâ diğer dünyâ güzelliklerinde Tanrılarını görebilecek hâle geldikleri zaman duydukları hazzın ölçüsü yoktur.

Bunu, Tanrıdan üflenmiş bir ruh taşıyan insan eliyle yapılmış güzel sanat eserleri’nde bile görenler olur. Şâir Nedîm’in yeryüzündeki güzelliklerin en üstün örnekleriyle süslü olduğuna inanılan âlem-i misâl’i hatırlayarak, bir Sa’dâbâd devri kasrı için söylediği:

 

            Ey âlem-i misâl’in seyyâh-ı hûşyârı

            Hiç kasr sûretinde gördün mü nevbahârı

 

mısrâları, bu kültürle söylenmiştir.

XIV. asır şâiri Ahmedî’nin Cemşîd ü Hurşîd isimli manzum hikâyesinde, rü’yâda gördüğü kıza âşık olan insan ağzından söylenen:

 

            Düşde gördüğümde olmâdım hemin âşık buna

            Kim ezeldendir bununlâ ahd ü peymânım benim

 

Mısrâlarındaki ezelî ve unutulmaz sevgi ve yemin de yine böyle bir inanışın terennümüdür.

Onlar, diyeli ki, insan gözüne görünen hakîkatler ötsinden konuşuyorlar, fazla tasavvuf, fazla felsefe söylüyorlardı. Söyledikleri ya tamâmiyle hayaldi, yâhud hakîkatin ta kendisiydi. Fakat unutmadıkları, unutamadıkları birtakım saâdetler olduğunu ve insanoğlu’nun ancak böyle güzel hâtıraları unutamadığı ölçüde olgun ve o ölçüde insan olabileceğini söylemek isteyen sırlı bir ifâdeleri de yok değildi.

Unutmak mevzuûnda, durmaksızın unuttum! Dediği halde unutamadığını söyleyen bir şâir de merhum Edib Ayel’dir. Söylediği şiir de şudur:

 

            Ben hangi masallarla uyurdum küçükken?          

                                                                                          Unuttum!.

            Kaç def’a, kaç âfetten ömür gördü de tehdîd;

                                                                                         Unuttum!.

            İlk oynadığım süslü oyuncak nice şeydi?

                                                                                       Unuttum!.

            Kaç sevgili el okşayarak alnıma değdi?

                                                                                       Unuttum!.

            Benzim ne zaman bilmediğim hisle sarardı?

                                                                                        Unuttum!.

            Hiç sevmediğim kimseler elbette ki vardı…

                                                                                         Unuttum!.

            Mehtâbı ben ilkin nereden vecd ile süzdüm?

                                                                                         Unuttum!.

            Âh annemi bilmem ki neden, kaç kere üzdüm?

                                                                                         Unuttum!.

            Kaç def’a, kaç âfetten ömür gördü de tehdîd;

                                                                                         Unuttum!.

            En sevdiğim, en sonra dönüp gelse, derim: Git,

                                                                                          Unuttum!.

 

Eflâtun, insan ruhlarının, evvelce, güzel ve ideal bir âlemde yaşadığını düşünür. Yaratıcı, asil ve sanatkâr ruhların o âlemi unutmayan, oradaki, ilâhî güzellikleri hatırlayan ruhlar olduğunu söyler. İslâm sôfîlerinin âlem-i misâl dedikleri, bâzı ruhlarca unutulmayan âlem de budur.

Kısaca, gerçek insan unutmayan, iyi ve güzel hâtıralara bir aşk ölçüsünde bağlı ve vefâlı kalan insandır.

Halbuki, nice zamandan beri, insanlara yalnız acı veyâ tatlı, kendi hâtıralarını değil, millî mâzilerini de unutturmaya çalışanlar türemiştir. İnsanlar, kendi husûsî hatıralarını unutamazlarken, milletlere ve milliyetlere unutturulmak istenen hâtıralar, târihlerinin zafer ve şeref sâhifeleridir. Türkiye’de ise unutturulmak istenen kıymetler, önce dil’den başlıyor. Bir millete, asırlardan beri kullandığı dilin hemen bütün kelimelerini unutturmak…Kelime gibi dilimize, vicdânımıza, atasözlerimize yerleşmiş heybetli bir sözü bile küçültüp küçültüp sözcük hâline koymak…Üstelik, bunları, asırlardan beri bize kasdetmiş düşmanların işine yarar ve işlerini kolaylaştırır şekilde yapmak.

Bize Fâtih’i, bize Sinan’ı, Fuzûlî’yi hattâ Yahyâ Kemal’i unutturmak… Bütün bunları ve daha nice büyük hâtıraları unutmayanlara, unutmak istemeyenlere, onlara dayanıp o en büyük temeller üzerinde yükselmek isteyenlere geri veyâ gerici damgası vurmak… Bu yolda küstah bir de mantık ileri sürerek bugünün ve yarının dünyâsında ilerleyebilmenin ancak millî mâzilerden kopmakla mümkün olabileceğini söylemek… Çingeneleştirmek veyâ sürü hâline koymak istedikleri yeni nesillerin kafasını böyle bir mantıkla yıkamak…

Tevfik Fikret, sanki ermiş gibi bir söyleyişle ve sanki bir gün bu hâle getirilecekler için söylüyormuş gibi:

 

Ey kimsesiz, âvâre çocuklar, hele sizler, hele sizler!..

 

diyordu. Süleyman Nazif ise bu oyunu daha o zamandan keşfetmiş gibi bir hassâsiyetle:

 

Irkına, vatanına, târihine ihânet etmiş olan ferdlerden ve kavimlerden hiçbirini unutma Türkoğlu!.. Unutma ve affetme!..

 

öğüdünü veriyordu.

Çünkü medeniyette ilerlemenin ve millet hâlinde yükselmenin bir de bu şekli vardır. Medeniyet, insanlık, hür vicdân, halk sevgisi, hür tefekkür, büyük sanat ve yeni buluşlar ufuklarına millî basamaklara, millî istîdadlara, millî mısrâlara dayanarak yükselmek…

En sağlam yükseliş bu olduğu için günümüz sol’unun unutturma tâbiyesi, bihassa bu hedefe yöneltiliyor.

 

Târih ve Tasavvuf Sohbetleri, 2. baskı, sayfa: 142-146.