MEVLİD GECESİ

Mevlid nedir?
Bu târihî söz, bir lugât olarak, önce “bir insanın doğduğu yer” demektir. Kelime, “bir kimsenin doğduğu zaman”, “doğum”, “doğma” mânâlarına da gelir. İslâm an’anesi, mevlidi bilhassa “Muhammed Peygamber’in doğduğu zaman” mânâsında kullanmıştır. Hattâ, Îsâ’nın doğum zamânını Mevlid’den ayırmak için ona “Milâd“ demişlerdir.

Müslüman Türk topluluğunda ise Mevlid sâdece dînî bir söz veyâ târihî bir hâtıra değildir. Türklerde Mevlid’in âdeta millî bir mâzisi vardır. Bilhassa XV. Asırda Mevlid, Anadolu’da bir dînî edebiyat çığırı açmış, bir mûsikî hareketine mevzû olmuştur. Esâsen Mevlid gecelerini büyük neşveyle kutlayıp, dînî törenler ve şenlikler içinde geçirmek de yine ve en çok bir Müslüman Türk geleneğidir.

Îsâ peygamberin doğum gününü kutlamak için Noel şenlikleri yapmak, Hristiyanlar arasında eski bir âdetti. Müslüman Araplar belki de Hristiyanlara benzememek için kendi Peygamberlerinin doğum gecelerinde şenlik yapmayı âdet edinmediler. Gerçi Mısır’da Şîî- İsmâîlî mezhebine bağlı Fâtımîler devrinde, Muhammed Peygamber ve Halîfe Ali gibi birkaç İslâm büyüğü için bâzı Mevlid törenleri yapılmıştır. Fakat Fâtımîler, birtakım yanlış îtikadlara kapılmış Bâtınî mezhepleriyle, bihassa Mevlid’i yalnız Muhammed Peygamber için düşünmeyen gizli maksatlariyle İslâm dünyasındaki samîmî mevlid törenlerinin hakîkî kurucusu sayılamazlar. Fâtımîler devrindeki çeşitli mevlid törenlerinin daha sonra ve başka İslâm ülkelerinde devamlı bir hareket yaptığı da iyi bilinmiyor. Bu sebeple dünyâ Müslümanları arasında büyük, zengin, samîmî ve bilhassa devamlı mevlid törenleri yapmak, o kadar ki bu törenleri halk arasında her fırsatta tekrarlanır mevlid geleneği hâline getirmek hareketi, İslâm târihinde, daha çok, Türklere nasîb olmuş temiz bir saygı, sevgi ve îmân hâdisesidir.
Ezanı mûsikî ile birleştirerek okumak;  câmileri Türk kızlarının ince vücut çizgilerini andıran nârin minârelerle süsleyip Allah adını böyle sütunların yücesinde haykırmak; Arap yazısına görülmemiş güzellik vererek meselâ “elif” harfini sevgili endâmının inceliğine uygun bir dal gibi çizmek; tekkelerde şiir, musikî ve raksla birleşmiş derin bir heyecanla Allah’a varma yollarını aramak gibi nice ince hareketler, İslâm medeniyetine en çok Türk Müslümanlığının kattığı estetik çizgilerdendir. O kadar ki Müslümanlık başka kavimlerde hemen sâde dinden ibâret kalmış veyâ başka îmanlara çevrilmişken, Türklerin elinde, kendi rûhuna uygun bir san’at seviyesine yükselmiştir.
İşte bunun içindir ki Muhammed Peygamber’in doğum gecesini devamlı sûrette kutlanan dînî-bediî bir bayram gecesi hâline getirmek anlayışı da yine Müslüman Türklere nâsib olmuştur.
Bugünkü bilgimize göre şöhreti asırlar ve hudutlar ötesine varan böyle bir Mevlid töreni, önce Hicret’in VII. ve Mîlâd’ın XIII. asrında Erbil Atabeklerinden Muzafferüddin Gök-Börü tarafından tesîs edilmiştir.
Saltanatının vârisi olmadığı için devletini Abbâsi hâlifelerine mîras bırakan bu Türk Beyi, samîmî ve vecidli bir Müslümandı. Fakirlere yardım eder, âlimlere ve san’atkârlara derin saygı, alâka gösterirdi. Mistik heyecanlarla çoştuğu zamanlarda sofîlerin meclislerinde semâ’a kalkıp raksettiği olurdu.
Muhammed Peygamber’in doğum gecelerinde ilk defâ büyük şenlikler yaptıran, bu şenliklere uzaktan, yakından çok sayıda insan dâvet ederek misâfirlerini renk renk çadırlarda ikramlara, hediyelere garkeden ilk Türk emîri, Gök-Börü’dür.
Gök-Börü, eski Türkçede “Bozkurt” demektir. Müslüman dünyâsında eski bir Türk adını sevgiyle saklayan bir âileye mensup oluşları, Erbil Atabeklerinin millî geleneklere sâdık kaldıklarını düşündürebilir. Nitekim Gök-Börü’nün Mevlid zamanlarında yaptırdığı geceli gündüzlü şenlikler, eski Türk “şölen”lerine çok benzer. Törenlerden evvel ava gitmeler; tören gününde kurban kesmeler; sazlı, rakslı, ilâhîli vecid ve eğlence âlemleri, bütün bunlar, eski Arap dünyâsından ziyâde eski Türk âyinlerini hatırlatan hareketlerdir. Gök-Börü, mevlid gecelerini fener alaylarıyla aydınlatmış, ilâhî sesleriyle çoşturup mûsikî ve raks sanatlarıyla neşelendirmişti.
Ahmed Ateş’in tedkîk eserinde bâzı batılı müelliflerin Gök-Börü törenlerini Noel yortularına benzetmekle ne kadar yanıldıkları ehemmiyetle işâret edilmiştir. Bizce bu doğru ve yerinde görüşü, aynı törenlerde eski Türk şölenlerinden mühim mîraslar yaşaması ihtimâli bakımından da bütünlemek yerinde olur. Bu türlü mîrasların o asırlar Türkleri arasında tâzeliğini muhafaza ettiği, hattâ böyle geleneklerin Osmanlı saltanatının yakın devirlerine kadar yaşayan tarafları olduğu düşünülürse, hâdiseyi bir kere de bu zâviyeden incelemek bâzı mühim neticeler verebilir düşüncesindeyim.
Gök-Börü’nün mevlid törenleri kısa zamanda bütün Türk-İslâm dünyâsını sardı. Yine ilk defâ Gök-Börü törenlerinde okunsun diye yazılan bir mevlid kitabı bu törenlerde mevlid okumayı âdet hâline koydu. Gerçi mevlid hakkında daha evvel yazılmış başka kitaplar da vardı. Hattâ İslâm ülkelerinde muhtemelen başka mevlid törenleri de yapılıyordu. Fakat bunların hiç birisi Türkler arasındaki mevlidler kadar etraflı, devamlı ve tesirli olmadı. Bu törenler, asırlar geçtikçe mevlid konusunda daha yeni eserler yazılmasını teşvik etti. Biz de, Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n Necât adlı meşhûr Mevlid’i işte bu büyük şevkin en güzel neticesidir. O kadar ki Vesîletü’n Necât yalnız Süleyman Çelebi’nin eseri olarak da kalmamış, Türk Mevlid sevgisinin ona yaptığı ilâveler ve onda yaptığı küçük işlemelerle bugün âdeta bütün Türk Milleti ve Türk rûhu tarafından işlenmiş, daha mâşerî bir eser çehresi kazanmıştır.
Türk-İslâm dünyâsı inanışı zevk ve san’at hâline getiren bu çeşit hareketlerinden zarar görmüş değildir. aksine olarak, bir zamanlar eski dünyânın üç büyük kıtasına, inanıştaki bu tarz üstünlüklerimiz ile hâkim olduğumuz söylenebilir. Bu sebeple yakın asırlardaki millî tâlihsizliklerimizin suçunu Müslümanlıkta arayanlar tamâmiyle haksızdırlar. Biz meselâ yirminci asırda millî felâketlere raslayan bir mevlid gecesi için Mehmet Akif’in lisânından;

Yıllar geçiyor ki yâ Muhammed
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi…
Eyvâh o da leyl-i mâtem oldu!

demeye sevk eden acı vak’alar başkadır. Biz, bir îmân kaybetmek sûretiyle düştüğümüz geriliklerin kabahatini Müslümanlıkta aramaktan vazgeçip, eski îmânımızın çalışmayı ibâdet kabûl eden aydınlığına yöneldiğimiz gün bütün hüsranlarımızdan kurtulabliliriz.

Nihad Sâmi Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, 2. baskı, sayfa : 369-372