MEVLÂNÂ VE MEVLEVÎ MEDENİYETİ (1.kısım)

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Anadolu’da âdetâ bir medeniyet kurmuş, bir fikir, bir îman ve sanat hayâtının aziz kaynağı olmuştur.

Asıl adı Mehemmed olan Celâleddîn’in daha yaygın unvânı Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’dir. Bu unvândaki Mevlâ, efendi ve Mevlânâ efendimiz demektir.

Ona Rûmi denilişi, sanat, îman ve düşünüş hayâtının o asırlarda Diyâr-ı Rûm diye anılan Anadolu’da geçmiş ve bu vatanda ebedîleşmiş olmasındandır.

Mevlânâ, babası Sultânü’l Ulemâ Bahâeddin Veled’le birlikte Anadolu’ya Horasan’dan gelmişti.

Fânî dünyâya vedâından yedi asır sonra yalnız kendi milletince değil, geniş bir insanlık tarafından harâretle hatırlanır, sevilir ve takdîs edilir olması, aşk ve hakîkat dolu îmânının bütün insanlığı kucaklayan şûlesindendir.

 

Mevlânâ, hayâtında tarîkat kurmamıştı. Çünkü o, yalnız öldüğü gece değil, yaşadığı müddetçe de en büyük sevgili ile tam bir vuslat hâlinde idi. Hayâtını rûhunda ve vicdânında Allah’ı bulmaktan doğan büyük tecellî kaplamıştı. Çevresindeki gönüller bu tecellînin ancak farkında idiler.

Bunun içindir ki ona inanan ve onun yürüdüğü Allah’a varma yolları’ndan ilerleyen nice yüzbinlerin Mevlevîlik teşekkülleri, yedi asırdan beri onun izindeki erenlerden sıralanmış bir aşk, îman ve sanat kâfilesidir. Esâsen yeryüzünde hiçbir felsefe, Mevlânâ ve Yûnus Emre asrının Anadolu’da geliştirdiği tasavvuf felsefesi kadar bir milletin bütün halkiyle, bütün hâyatı ve sanatıyla birleşerek her dakîka duyulan, yaşanılan, âdetâ teneffüs edilen bir îman ve ibâdet olmamıştır.

***

Tasavvuf XIII. asır Anadolu’sunun buhranlar, isyanlar ve istilâlarla muztarip itçimaî romantizmi içinde insan gönüllerini aşka ve Allah’a kanatlandırmakla Anadolu halkı arasında bir ümid, bir huzur ve tesellî kaynağı olmuştur. Tasavvuf tamamıyla millî, tekke mîmârîsinden, dergâhların döşenişinden, âdetâ rûhânî renkler ve füsunlu çizgilerle işlenmiş el sanatları eserleriyle süslenişinden, insan giyimindeki renk, şekil, ipek, kumaş ve temizlik zevkinden başlayarak şiire, mûsıkîye ve Mevlevîlikte bir Allah’a kanatlanış derecesine yükselen dînî raks (semâ) sanatına kadar bütün güzel sanatları Allah yolunda harekete geçirmiş bir tefekkürdür.

Aynı îman Osmanlı-Türk ordularının da savaş parolası olmuş ve fethedilen yerlere zulûm ve ölüm yerine sevgi ve şefkat götürmüştür. Fethedilen nice yerde en kısa zamanda bir huzur ve emniyet atmosferi yayılması; bir hayat ve hareket şevkinin başlaması bundandır. “Her dinden, her mezhepten, her milletten her insanı, insan olduğu ve Büyük Yaratıcı’dan bir ışık taşıdığı için sevmek” şeklindeki bir ordu ve ordu millet felsefesi, yeryüzünde yalnız Türkiye’de ve bu asırlarda görülmüştür.

***

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, insanlığa bir rahmet gibi yağan ve rahmetinden Selçuk ve Osmanlı şahlanışları doğan büyük bir vicdân hayâtının Anadolu’daki kurucu ve inandırıcı sîmâlarındandır.

Başta Mevlânâ olmak üzere bütün Anadolu evliyâları, Türk milletine körükörüne inanışın değil, arayarak, düşünerek, hicran ve heyecânı ömürler dolduran Allah’ı kendi vicdânında bulmanın zevklerini duyarak inanışın yeşil yollarını göstermişlerdir. O asırlar Türk halkının büyük Allah’a:

 

Yücelerden yücesin!

            Kimse bilmez nicesin?

            Güzel Tanrı!

            Çok câhiller seni gökte arar, yerde ister,

            Sen (aslında) inanmışların gönlündesin!          diye seslenmeleri bundandır.

 

***

 

.