Kar Şiirleri

Eski çağlar Türk hayâtında kış hakkında şiir söyletmeyecek kadar zorlu bir mevsim olmalıdır ki, eski edebiyâtımızda “mevsim şiirleri” ekseriya bahar terennümleridir. Kış ve kar, şiirimize, daha çok, dünyâmızı terk ederken girebilmiştir. “Kutadgu Bilig” de bahar tasviri: Kâfur gibi beyaz karlar eridi. Siyah toprak mis kokulu çiçeklerle doldu. Dünyâ, güzelliğini meydana koyup süsleniyor. Kurumuş ağaçlar yeşil yapraklarla donandı; mor, al, sarı, mavi çiçeklerle bezendi” gibi sözlerle anlatılır. Bunlar kışa mersiye değil, fakat bahara methiyedir.
Dede Korkut hikâyelerinde “Karşı yatan karlı, kara dağlar” aliterasyonuyla söylenen manzara, ancak yüreklerinde kar bulunan bahar ve yaz dağlarının manzarasıdır.
“Karanlık akşam olanda kaygılı çoban – karla yağmur yağanda çıkmalı çoban” sözleriyle de çobanların kar, yağmur ve karanlık dinlemeyen hayâtı anlatılır. Tâ “Totem” inanışından beri mukaddes bilinen “kurt”lara ise: “Karanlık akşam olanda güneşi doğan/Karla yağmur yağanda er gibi duran!” sözleriyle hitâb edilir. Yağmurda, karda soğuk ve su dinlemeyip dimdik duran, hattâ kudret artan Bozkurt’ta Türk, esâsen böyle bir erkeklik bulmasaydı, ona milliyetinin ecdâdı gözüyle bakıp hayran kalır mıydı?
Yunus Emre, uzak diyarlara aşk ve îman götüren gezici derviş, hayâtının karşısına dikilen “karlı dağlar”a ince sitemler söyler. Aynı dağlar, Tanrı’ya giden yolda âşıkların önüne çıkan engellerdir ki, şâire Anadolu’nun, bilhassa kış Anadolu’sunun coğrafî kaderini söyletir:

Haramî gibi yoluma
Aykırı inen karlı dağ
Ben yârimden ayrı düşdüm
Sen yolumu bağlar mısın?

Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için
Yaşın yaşın ağlar mısın?

Dîvan şâirleri gerçi “Kış Kasîdeleri” söylemişlerdir. Fakat bahar kasîdeleri yanında bunlar hem az hem de sönüktür. “ Gül bahçesi ham gümüşle döşenmişken, bahar bu bahçeye zümrüt renkli kumaşlar yaydı.” diyen “Bâkî’ye göre kar, yeryüzünü kaplamış gümüşten bir örtüdür. Muhteşem Süleyman devrinin zengin İstanbul toprakları için bu teşbih, galibâ, yerindedir. Fakat aynı yıllarda Anadolu’nun bağrına yağan karlar, yazda yarım gün süren iki köy arasına altı ayda aşılır beyaz bir dağ yığardı. Bu böyle olduğu içindir ki bence Eğin türkülerinde uzayan gurbet ve hasret temlerinde, sâde askerlik değil, bir çok da “kar sesi” vardır. Bu türküler bana her zaman Anadolu’nun kış gecelerini rikkatle hatırlatır.
***
Fakat Türk edebiyâtında “kar şiirleri”nin birdenbire çoğalıp yayıldığı çağlar, Servet-i Fünûn yıllarındadır. Önce Tevfik Fikret, sonbaharda sarı yaprakların dökülüşünü altın renkli, hattâ altından bir kar yağışına benzetir. Doğrudan doğruya “Karlar” adıyla yazdığı manzûme hoş değildir. Yapmacıklıdır. “François Coppee”den özenerek “Âveng-i Şühûr” adıyla yazdığı “aylara dâir şiirler”inde kar, yine çok güzel değil, fakat tabî ve içtimâî ıztırâbı hissedilir bir mevzûdur.
Buna mukâbil Cenab Şahabeddin’in “Elhân-ı Şit┺iiri, Türk edebiyâtında kar mevsiminin en güzel terennümlerinden biri olmuştur. Cenab’ın:

                 Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş
                Eşini gaib eyleyen bir kuş
                Gibi kar
                Geçen eyyâm-ı nev-bahârı arar.
mısrâlarıyla başlayıp, arada bir karlar sesinin tekrarıyla mûsıkîlendirdiği bu şiirinde hayli kuvvetli bir ses ve söz anlaşması olmalıdır ki, hisli şâirin bugün hâlâ akılda kalan en güzel şiiri odur. Aynı şiirin:

 Göklerden emeller gibi rîzân oluyor kar,
(Göklerden emeller gibi dökülüyor kar)
Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar,
(Her mutlu hayalim gibi koşarak düşüyor kar)
Bir bâd-ı hamûşun Per-i sâfında uyuklar
(Sessiz bir rüzgar tüylü bir kanatta uyuklar)
Tarzında durur bir aralık sonra uçarlar,
(Yolunda durur bir aralık sonra uçarlar,)
Karlar.. bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun,
(Karlar, sessizliğin dualarının bütün nağmeleri)
Karlar.. bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun…
(Karlar, ruhların bahçelerinin çiçekleri)

mısrâlarında ise ses, târif edilen kar yağışına şiddetle uygun bir mûsıkîdir.

Fakat Türk şiirinde “kar mûsikîleri” hakîkî şâhikasına Yahya Kemal’in bu isimle gurbette yazdığı bir şiirde ulaşmıştır. 1927’de Varşova’da yazılan şu mısrâları dinleyiniz:

 

 

 

   

 

      

     

       Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
      Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

        Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
        Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

       Bir ergânun âhengi yayılmakta derinden…
      Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.

       Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
      Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

      Birdenbire mes’ûdum işitmek hevesiyle,
     Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle.

       Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
      Uykumda bütün bir gece Körfez’deyim artık!
*
Abdülhak Hâmid ise, hayâtının son yıllarında yazdığı bir şiirde rûhunun hâlâ ne kadar genç olduğunu söylemek için:

Bugün olsam da bir cihandîde
Değilim şimdilik hazandîde
Karlar altında nev-bahârım ben..  

diye haykırmıştı. Bu söz şimdi Türkiye’de bir dil ve kültür buhrânından sonra, karlar altında örtülü ve gömülü kalan bütün eski ve güzel Türk şiiri için doğrudur.
Nihad Sâmi Banarlı, Edebiyat Sohbetleri 2. baskı, sayfa: 147-151.