İkinci Millet

Gün geçmiyor ki yurdun bir köşesinden yükselen “tecâvüz” feryâdı, rûhumuzu yırtmasın. Yetişmiş çocukları olan anneler, kuracakları temiz yuvanın hayâliyle mahmûr genç kızlar; yavrulu kadınlar; ne idiğü belirsiz birtakım insan kılıklı mahlûkların kurbânı oluyor; ya tek başlarına yâhut sürü hâlindeki tecâvüzlerine iffetlerini veriyorlar.

*

Kimdir bu canavarlar? Bunlar bizim milletimizden olabilir mi? Aramıza nereden karışmış, nereden gelmiş, hangi çağdan kalmışlardır? Bunlar bizim dokuz asır evvel fethettiğimiz bu ülkenin o zamanki azıtmış milletlerinden kalma artıklar mıdır? Zaza’lar mıdır, eski Hitit’lerin kalıntıları mı? Atalarının kurduğu güzel medeniyetin yıkılması için ellerinden gelen her kötülüğü, her ahlâksızlığı yapmış, ikinci Bizans devri azgınlarının torunları mı?

*

Temiz ruhlu, büyük vicdanlı Dede Korkut gâzîlerinin sık sık sözünü ettikleri “sası dinli, yontma ağaç tanrılı, kara donlu” kimseler mi öz vatanda hortladı? Bu uyananlar hangi toprak altı yaratıkları, hangi yılan uykusunun mahlûklardır? Bu adamlar, bizim mensup olduğumuz Türk-Oğuz milletinin çocukları olabilir mi? Bunlar aramıza asırların sokup karıştırdığı birtakım yabancılar, Türkiye’de nasılsa imkân bulup, mekân bulup yaşamış bir “ikinci millet “ olmalıdırlar. Gerçi azdırlar; belki azın azıdırlar; fakat kötü ateş gibi yakıcı, zâlim deprem gibi yıkıcıdırlar.

*

Çünkü hakîki Türk ırkı, kadın karşısında Tanrı dîvânında gibi ibâdete benzer saygı ve sevgi duyan millettir. Bunun, kitaplar ve asırlar dolusu şâhidi vardır. Eski Türk için bu üç şey mukaddesti: Avrat, at ve pusat… Yani kadın, at ve silâh… Bunları canı gibi severdi. Ne kendisi kötü bir gözle bakar, ne başkalarının bakmasına fırsat verirdi. Millet ve vatan duygusunun millet münevverlerinin kafasında bir mefhum, bir kültür kıvâmı alışından çok evvel, Türk’ün “kalın” halk kütleleri bu duyguyu bilirdi. Vatana girecek düşman evine de girebilir diye vatan duygusuyla iffet duygusunu bir tutar; bu ikisini birden korumak için, Mehmetçiğe, mekteplerde vatan ve millet dersi, vermeye lüzum kalmazdı. Şehirlerde mahalle delikanlıları, köylerde bütün erkekler, o köy ve o semt kadınlarının âzâd ve ücret kabul etmez bekçileriydi.

*

Kadın, bizim an’anemizde beyaz çiçek gibidir, “mavi ışık” gibidir. El değince bozulan, gölge değince küsen, leke kabul etmeyen özge mahlûk bilinir. Millî efsânelerimizin, nice kadınları nurdan doğmuş bilmesi de bunu gösterir. Bütün şark ülkeleri içinde “harem” an’anesini masal âlemlerine benzer bir güzellik ve temizlik içinde, sihirli, tılsımlı bir âlem gibi yaşatan hayâtın bizim yurdumuzda hüküm sürmesi ve asırlarca, başka ülkelerde kıskanılması da aynı sırra dayanır. Eski dünya seyyahları bizim ecdâdımızın kadına verdiği kıymeti ve gösterdiği hürmeti bunun için öve öve bitiremezler.

*

Kadın, evinde ve dışarıda dâima ışıktan vücûd gibi, yüreği kirlenmemiş, itilip kakılmamış, azgın kalabalık içinde kalıp hırpalanmamış bir özge varlık hâlinde yaşar ve yaşatılırsa o cemiyette mutlakâ bir ruh başkalığı, bir gönül huzûru olur. Hem vicdanlar yükselir, hem terbiye tam olur. Bunun zıttı haraketlerin neticesinin ise Tevfik Fikret çok güzel söylemiştir:

Elbet sefîl olursa kadın, alçalır beşer

*

Bizim ahlak ve tabiatımız kadını hor ve hakîr görmeye elverişli değildir. Onda rûhu görmeyip, onu âdî madde tanımak bizim vicdânımızı yıkar; aramıza her nereden, her nasılsa karışmış eski mağara mahlûklarını, böyle inlerinden çıkarır… Bu mahlûklar bizden, bizim kanımızdan olamazlar. Ben kanun olsam, bu tecâvüz vakâları için bir tek cezâ verirdim: Hem tecâvüz unsurlarını, hem de tecâvüz rûhunu öldürmek için başkasının karısına, kızına ve onların varlığında yurdun iffetine, an’anesine saldıranları hudud dışarı eder, vatanı, çamurdan temizlerdim.

Nihad Sâmi Banarlı, Devlet ve Devlet Terbiyesi, 2. baskı, sayfa: 273-276.