HİÇ OLMAK VEYÂ OLMAMAK

 

Eğer doğru hatırlıyorsam, vaktiyle câhil ve zorba bir kazâ kaymakamı, küçük dağları ben yarattım edâsıyla, birgün, halkın toplu oturduğu bir yere gitmiş.

Birçokları, Kaymakamı her bakımdan tanıdıkları için hemen yerlerinden fırlamış; Kaymakamı hürmete çok benzeyen tavırlarla selamlamışlar.

Yalnız ihtiyar bir derviş çabuk davranamamış.

Kaymakam kızmış:

-Baba!. Sende saygı yok mu, neden ayağa kalkmıyorsun, içeriye bir büyük girdiğini görmüyor musun?

diye gürlemiş…Baba yavaşça sormuş:

-Büyük sen misin?

-Evet , benim demiş.

-Sen neyin büyüğüsün?

-Görmüyor musun? Buranın Kaymakamıyım!.. demiş.

-Onu görüyoruz. Ama hep kaymakam kalacak değilsin ya…Elbet daha da büyüyeceksin…Büyürsen ne olacaksın?…

Kaymakam heyecanlanmış:

-Mutasarrıf olacağım.

-Daha sonra?

-Vâli olacağım!..

-Ya daha sonra?

-Daha sonra mı? Allah izin verirse Vezir olacağım, Dâhiliye Nâzırı olacağım, Sadrâzam olacağım!..

-Bunların hepsini olursun inşallah, ama benim sormam o değil…Daha sonra ne olacaksın?..Ben onu soruyorum.

O devirde o mesleğin daha sonrası yokmuş. Zorba Kaymakam Vezirliğin, Nâzırlığın, Sadrâzamlığın lâkırdısıyle sarhoş, ne söyleyeceğini bilememiş, ağzından tek bir kelime çıkmış:

-Hiiç!..

O zaman derviş baba, yine yerinden oynamadan, nükteyi tamamlamış:

Öyle ise ben senden büyüyüğüm, evlâd demiş, çünkü ben daha şimdiden hiç’im ve hiçliğe senden çok önce ulaştım.

Bu ihtiyar Türk dervişinin nüktesinde, gerçi ilâhi varlık ve büyüklük içinde, kendi nefsinden yok olmak, Allah varlığıyla var olmak, olgun bir ruh taşımayan insanın maddî varlığının hiç’liğini idrak etmek gibi engin bir tasavvuf felsefesi gizlidir.

XVII. Asır şâiri Neşâtî’nin bir Fransız edîbinin rûhunu kamaştıran meşhur:

Etdik o kadar ref’i ta’ayyün ki Neşâtî

Âyîne-i pür tâb-ı mücellâda nihânız

mısrâlarıyla dile getirdiği felsefe budur. Aynı felsefeyi bir defâ da Yahyâ Kemal:

Merhûm Edirne şeyhi Neşâtî diyor ki biz

Sâf aynalarda sırroluruz, öyle gaaibiz.

mısrâlarıyla ifâde etmiştir.

Bir insanın kendini dev aynasında görmek şöyle dursun, en parlak aynalarda bile görünmeyecek ve kendini göremeyecek kadar o büyük varlıkta yok olmanın sırrına ermesi mânâsına ermesindeki ruh büyüklüğü ve beden hiçliği budur.

Minâreler, câmiler, gökkubbesi gibi engin kubbeler, bunların iç ve dış süslemeleri; yazılar, tezhipler, kütüphâneler dolusu kitaplar; kültür ve sanat eserleri; en zarîf sözleri, en üstün düşünceleri, en kısa söyleyişlerle ifâdeye muktedir, zengin ve güzel sesli dil; bu dille söylenmiş şiirler ve bu dile de âhenk veren mûsıkî besteleri; büyük mîmarî…

Bunların hepsi ve hepsi, o terbiyeyle olgun insan ruhlarının eserleriydi.

Şimdi ise bütün bunlar, bunlara körcesine bakan yâhut onları kaldırıp yerlerine en çirkinlerini koyan bir zevkin elindedir.

İnsan etrafına baktıkça büyük hayretle görür ki yeni nesiller hep o kazâ kaymakamı gibi yetişiyorlar eskiden binde bir olan böyle kimseler çoğunluğu teşkîle başlıyor.

Kafalarında sağlam bir dil ve kültür yoluyla elde edilmiş yüksek bilgi, terbiye ve tefekkür yerleşmeyen insanlar, diyelim ki başka sâhalarda çalışacaklardır.

Nasıl çalışacak, hangi kafa ile, hangi kültürle düşünecek ve ne yaratacaklar? Robot insan olmaktan nasıl kurtulacaklar? Üstün insanlığı, hattâ sâdece insanlığı, kimden, hangi dille öğrenecekler?

Hükûmetin fedâkarlık yaparak açtığı yollardan, genişlettiği meydanlardan kimler yürüyüp kimler geçecek?

Hep o kazâ kaymakamları mı?

***

NİHAD SÂMİ BANARLI, TÂRİH VE TASAVVUF SOHBETLERİ, 2. BASKI, SAYFA: 256-259.