GÜZEL ve GÜZELDEN ANLAMAK

Bir dilde bir mefhûmu ifâde için kullanılan kelime sayısı ne kadar kabarıksa o dili konuşan milletin o mevzuda o kadar büyük bir hayâtı var demektir.
Türkçede meselâ yiğitlik ifâde eden kelimeler böyledir. Er, eren, yiğit, alp, batur, med, bahadır, cesur, kahraman, cılasın, dilâver, dilîr, yavuz, yaman, arız (ırız), kakız, arslan, börü, efe hatta kabadayı ve deli gibi, Türkçe veya Türkleşmiş daha nice kelime, bizde türlü kahramanlıklar için kullanılan sözlerdir. Böyle daha nice sözler ve deyimler de “Gözünü daldan budaktan sakınmaz.” gibi mecaz olarak, böyle mânâlar verir. Savaş meydanlarına av eğlencesine girer gibi neş’eyle gitmiş ve ömrü savaşlarla geçmiş, fâtih bir milletin kelimeler dünyasında böyle sözlerin çok sayıda olması çok tabîî dir. Fransızcada renk adları, göz ve gönül alacak kadar çoktur. Bu, Fransız milletinin renk anlayışını ve renk kültürünü gösterir. Renkleri birbirinden ayırd eden bir kültür de zevk ve sanat âleminde büyük mânâ hatta büyük medeniyet ifâde eder.
Arapçada develere verilen çeşitli adların zenginliği meşhurdur. Araplar, şiirde kullandıkları vezinlerini, nazım şekillerini bile develere göre ayarlamışlardır: Arap aruzu, bir bakıma deve yürüyüşünden doğmuş; Arap şiirinde taştîr adlı bir nazım şekli, adını, dişi bir devenin dört memesinden iki yandakileri bırakıp ortadakileri sağmak mânâsındaki bir kelimeden almıştır
İşte bu çeşitten olarak, eski Türkçede güzeli ifâde eden kelimelerin çokluğu dikkati çeker. Bunların, çok çeşitli güzellikleri belirtmesi, başlıbaşına bir dil ve estetik hâdisesidir. Çünkü bir dilde güzel’i ve güzellikleri değerlendiren çok sayıda kelime var demek, o dili kullanan milletin güzel’den anlaması, hem çok iyi anlaması demektir. Güzel’den, öylesine iyi anlayan bir milletin ise bütün sanatlarda ve bu arada şiirde, edebiyatta güzel eser vermesi îcap eder. Bizim Dîvan şiirimizde mükemmel güzellik gayesiyle söylenmiş nice güzel sözlerin dörtbaşı mâmur bir güzellik arzetmesi bundandır. XIV asır Dîvan şâiri Ahmedî, bir şiirinde bu güzelliklerin bâzılarını, bilerek, bir araya getirmiştir. Ahmedî’nin o şiirinde çeşitli güzellikleri ifâde için kullandığı kelimeler şunlardır.
Gül mü zîbâdır letâfetde ya ruhsârın senin Lâle mî hoşdur tarâvetde ya dîdârın senin
Nergis î ra’nâ mı yeğdir yâ senin elâ gözün Sünbül î zîbâ mı yeğ yâ zülf-i mekkârın senin
Bu mısrâlarda bir araya getirilen zîbâ, letâfet, hoş, dî-dâr, tarâvet ve râ’nâ kelimeleri, birbirinden çok başka güzellikleri belirtir. Şâir, sevgilisine der ki:
“İnce, lâtif ve şeffaf güzellikte gül mü daha alımlıdır, yoksa senin gülrengi yanakların mı?
Ter ü taze güzellikte lâle mi daha hoş’dur yoksa senin yüzünün güzelliği mi?
Renkli güzellik bakımından nergis çiçeği mi, yoksa senin elâ gözlerin mi; gösterişli güzellikte ise sünbül çiçeği mi yoksa senin aldatıcı, oyun edici saçların mı daha güzeldir?”
Bunlardan, lâtîf, ince, şeffaf hatta rûhâni güzelliği; zîbâ, süslü ve yakışıklı güzelliği; hoş, bilindiği gibi, hoş güzelliği; tarâvet, tazeliği ve taze güzelliği; dîdâr, yüz güzelliğini; râ’nâ, gül-i râ’nâda ve nergiste olduğu gibi, renkli güzelliği, ya doğrudan doğruya ya da mecazla ifâde ederler. Fakat eski dilde güzel’i anlatan kelime sayısı bunlarla bitmez. Bunlardan başka, meselâ şirinlik, sabâhat, melâhat, vecâhet, cemâl, behâ, hüsün, ân v.b. gibi daha nice kelime, çeşitli kullanılışlarıyle, çeşitli güzelliklerin ifâdesi olmuştur. O kadar ki böyle güzellikleri söylerken, tek kelimeye doyamamış gibi, eskiler, bunlardan bâzılarını hüsn ü cemâl, hüsn ü behâ, hüsn ü ân gibi bir arada kullanırlardı.
Böyle kullanışlar XV asır şâiri Ahmed Paşa’da:
Bahâr-ı hüsn ü behâda belâlu bülbülünün Gül-î terî nicesin hoş musun safâca mısın
şekliyle ne kadar güzelse, 20. asır şâiri Faruk Nâfizin: Hüsn ü ân, reng ü füsun, aşk u cünun mahşerini
mısrasında da o derece taze ve güzeldir.
Bütün bunlar, güzel’den anlayan ve güzel’e âşık bir milletin halkının, aydınlarını, asırlarca tatmin etmiş, bu arada, cemâl gibi, dîdâr gibi kelimeler, ilâhî güzelliği ifâde ettikleri için kullananlara manevî bir haz vermiştir.
Güzelliği çeşitlendiren sözler ve mecazlar bulmada eskiler o kadar ileri gitmişlerdir ki Fârisîde gönül mânâsına gelen dil gözüyle yapılmış ne kadar birleşik sıfat varsa bunları, çeşitli güzelliklerin ifâdesinde büyük ustalık ve incelikle kullanmışlardır. Bunlardan dilârâ (gönül süsleyen), dilber (gönül götüren), dildâr (gönül tutan), dilpesend (gönlün beğendiği), dilrübâ (gönül çeken), dilşikâr (gönül avlayan), dilfürûz (gönül parlatan), dilfirîb (gönül eğlendiren), dilnişîn (gönülde yerleşen), dilnevâz (gönül okşayan) güzel demektir ve bunların sayısı, burada saydıklarımızdan daha da fazladır, daha da çeşitlidir.
Gelgeldim, bugünkü Türkçe bütün bunlardan mahrum edilmiş; bunların çoğu halk içinde yaşayan Türkçe’ye yabancılıkları yüzünden, kendiliğinden terkedilmiş, mühim bir kısmı uydurma dilcilik yüzünden dilden atılmış fakat yerlerine yenileri konulamadığı için de Türkçe bütün güzellikleri ayrı ayrı ifâde edecek kelime zenginliğinden uzak ve fakir bırakılmıştır. Bir dilin sadeleşmesi ve millîleşmesi, fakîr bırakılması demek olmadığına göre, Türkçemiz, bu yüzden en mühim bir mefhûmdan şiddetle yoksul bir durumdadır.
Bunun içindir ki merhum ve büyük romancı Reşat Nuri Güntekin, Türkçede güzel’in ölümüne dikkat etmiş, bu fakirlikten çok acı şikâyetlerde bulunmuştu.
Reşat Nuri, daha Birinci Türk Dili Kurultayı’nda söylemişti ki:
“Bir misâl arzedeyim:
‘Les anciens etaient plus beaux, mais nous sommes
plus jolis.’ cümlesi.
Fransızca bilmeyenler için bu cümleyi huzurunuzda tercüme etmek isterim. Fakat hakîkaten buna imkân yok, meğer ki tefsîr yapalım.
Beau ile joli, güzelliğin, iki ayrı çeşidini gösteren iki kelimedir. (Şimdi bu cümleyi tercüme için): “Eskiler bizden daha güzeldi fakat biz onlardan daha güzeliz, yahut, lâtîfiz, şiriniz.” desek ne anlaşılır? Muharririn maksadı doğru olarak ifâde edilmiş olur mu? Şu halde bu cümleyi tercüme eden mütercime ancak şu yol kalır: O da beau ile joli’nin ne nevî güzelliklere verilmiş isimler olduğunu araştırmak ve cümleyi tefsîr ile tercüme etmek îcap ederse, sahîfe altına bir not çıkmak: Eskilerde, büyüklükten, asillikten, çizgi intizâmından doğmuş bir güzellik vardı, bu itibarla onlar bizden güzeldiler. Bizde incelikten zarâfetten, şirinlikten gelme bir güzellik vardır, bu nokta-i nazardan biz onlardan üstünüz.”
Bundan 38 yıl önce, Türkçeyi çok güzel kullanmış bir Türk romancısı böyle söylüyor. İlâve edelim ki merhum romancımızın, güzellik’den yana ne kadar fakir kaldığını belirttiği Türkçe’de, artık o günün imkânları da yoktur.
Onun söylediği Fransızca cümlenin anlatmak istediği klasik güzellikle modern güzelliğin arası şimdi daha büyük uçurumlarla açılmış bulunuyor ve Türkçemiz, o günden beri yapılan türlü, tersine çalışmalar yüzünden, bu çok mühim boşluğu dolduramıyor.
Halbuki biz, güzellik’ten ve her türlü güzel’den çok iyi anlayan bir millettik. Yalnız Türkiye topraklarında, Selçuklu ve Osmanlı asırlarında yarattığımız türlü sanat eserleri, mimarîler, tezhipler, onlar gibi sağlam ve onlar kadar süslü edebî eserler, hat ve mûsikî sanatları; halkımızın her sahadaki el işleri, dokumaları, kumaşları, işlemeleri her şey, her şey, bunun şâhidi ve isbâtıdır. Onların bütün bu eserleri herşeyden önce ve herşeyden çok güzel’dir.
Demek ki bugünkü Türkiye’de ve bu ters çalışmalarla fakirleşen yalnız dil değildir.
Dil’in fakirleşmesi ve bize şiddetle küsmesi yüzünden, daha büyük ve daha hayatî kayıplarımız oluyor.
Güzelliği ve güzel’den anlamayı kaybetmek gibi…

Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin sırları, 18. baskı, sayfa:169-174.