GÖNÜL SÖZÜNE DÂİR

Türk dili, birçok eski kelimelerini, yerlerine daha güzellerini buldukça, terketmiş, fakat eskiden beri güzel her kelimesini mutlaka yaşatmıştır. Türkçenin, ülkeler, çağlar ve diller boyunca macerası, birçok da bu güzel’i aramak duygusundandır. (Bugün de çirkin kelimelere tepkisi, aynı hisdendir.) Altın, gümüş, demir, çelik v.b. gibi, güzel sesli mâden adları, Türk dili vâr olalıdan beri yaşayan ve yaşatılan kelimelerdendir. Gönül sözü de böyledir.
Bu kelimenin en eski Türkçede söylenişi, Kön-kül’dü, zamanla köngül sesini aldı ve yüzyıllarca bu sesle kullanıldı. Ona gönül sesini veren Türkiye Türkçesi’dir.
Gönül’e önce VIII. asırda rastlıyoruz. Târihi taşa kazdıran bir hükümdar ağzından konuşarak, adını bildiğimiz ikinci Türk yazarı, Yolluk Tigin:
Taş tokıtdım, köngültegi sabımm… bitidim: Taş yontturdum, gönüldeki sözünü yazdırdım, diyor.
Kelimenin edebiyat târihimizde ikinci bir âşıkı, Kutadgu Bilig yazarı Yûsuf Hashâcib’dir. Kelimeyi fırsat düşükçe kullanır, ona, aruz’la mânîler söyletir.  Onun:
Könğül kimni sevse körür közde ol
Közün kanca baksa uçar yüzde ol
Könğülde negü erse arzu tilek        :
Ağız açsa barca tilin sözde ol
gibi mısraları, Türkçenin İslâm çağındaki ilk gönül şiirleridir: “Gönül kimi seve gözünün önünde (hep onu) görür; göz nereye baksa orada o (nun hayâli) uçar. Gönülde arzu, dilek ne ise (insan) ağız açınca hep ondan söz açar” demektir.
*
Gönül, Anadolu’da Yûnus Emre’nin:

Taşdın yine deli gönül
Sular gibi çağlar mısın

gibi mısrâlarıyla şahlanır. Ondan sonra, sesi fazla değişmez. Bâzan “bu göynüm” diyenlerin söyleyişiyle başkalaşsa da kesin notasını Anadolu’da bulmuş olmanın gönül ferahlığıyle yaşar. O kadar ki biri çıksa da bir Gönül Şiirleri Antolojisi yapsa, bu kitapta Türkçenin nice zengin ve güzel şiirleri toplanır. Hatta XV. asırda İstanbul fâtihi, Sultan İkinci Mehmed’in de katıldığı bir gönül şiirleri yarışması olmuş, fethedilen ülkeler, yüzyıllarca, bu şiirlerin:
Gönül ey vây gönül, vay gönül eyvây gönül diye tekrarlanan mısrâlanyla âhenkli, murabba’ları, (şarkıları) ile dolmuştur.
*
Bundan sonra dilimizde bir gönül zenginliği başlar. Gönül sözüyle nice dil ve gönül oyunları oynanır. Kelime, dilimize gönül dolusu söyleyiş kazandırır, dilimizde bir duygu ve mânâ âlemi uyandırır.
Gerçi gönül, insanın duygu merkezi demek, yürekteki mânevi taraf demektir, ama o bu kadarcıkla kalmaz: Gönül çekmek’de aşk olur, gönül vermek’de sevgi… Gönül yapmak’da iyilik duygusuyla dolar, gönül almak’da hoşnut etmek, memnun etmek mânâlarına girer. Bunun içindir ki Âzeri Türkçesi şâiri Şah İsmail’e atfedilen şu dörtlük:

Hatâ’î hâl çağında
Hak gönül alçağında
Binbir Kâbe yapmaktır
Bir gönül al çağında

inceliğiyle, halkımızın gönlünde yaşamıştır. Bakınız alçaklık, ne kötü mânâda kelimedir, ama Türk halkı onu gönül’le birleştirir ve gönül alçaklığı veya alçak gönüllülük hâline koyarsa, bu, üzerinden bir tılsım geçmiş gibi birden bir fazilet mânâsı alır.
Böylece, gönül almak, gönül vermek, gönül eğlendirmek, gönlü açılmak, gönlü olmak, gönlü dolmak, gönlünü etmek, gönlüyle oynamak, iki gönül bir olmak, iki gönül bir olunca samanlık seyrân olmak; gönlü kalmak, gönül kırmak, gönülden kopmak, gönülden sevmek, gönlünce sevip gönlünce yaşamak ve daha sayısız gönül kelimeleri gönül oyunları, gönül yücelikleri, gönül duyguları duyup gönül şarkıları söylemek…
Kelimeyi, gönüllü, gönülsüz, gönüllenmek gibi kullanışlarla yayıp dile bir gönül zenginliği kazandırmak ve meselâ Pîr Sultan Abdal’ın dilinden konuşarak:

Öt benim sarı tanburam
Senin asim ağaçtandır
Ağaç dersem gönüllenme
Kırmızı gül ağaçtandır

diye, kelimeye bir gönül inceliği işlemek…

Bâzan, Nef î’nin şiiriyle konuşarak, zengin bir gönlün insana nasıl yeteceğini:

Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül

şâheseri hâlinde söylemek; bâzan da güzelliği, güzellerin gözlerinde ararken:

Gönül ne gök, ne elâ, ne lâciverd arıyor,
Ah bu gönül bu gönül, kendine derd arıyor!

mısrâlarını bulmak.

Yâhut da Şeyhülislâm Yahyâ’nın gazelinde mûsıkîleşerek:

Erdî bahar sen yine şâd olmadın gönül
Güllerle lâlelerle küşâd olmadın gönül

âhengini kazanıp, bir bahar mevsiminde bir bahar türküsünün ral-lal-la ral-la-lal-la terânesiyle birleşmek… Nihâyet Yahyâ Kemal’in şiirinde vecîzeleşip ya tam neş’e, ya tam ıztırap; ya hep ya hiç mânâsında:

Ya şevk içinde harâb ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yâhud gül.

seviyesine yükselmek.
*
Türkçede gönül’ün hikâyesi elbette çok zengindir. Bu saydıklarımız onun belki en kısa mâcerâsıdır. Gerçek şudur ki Türk dili, bu mânâda sâde gönül sözü’yle kalmamış, başka dillerden başka sözler de almıştır. Meselâ Arapça’dan kalb’i almış, kendi yürek sözüyle birlikte kullanmıştır. Fârisîden (yine gönül demek olan) dil’i seçmiş, bundan da dilber, dilârâ, gibi, dilşâd gibi, dildâde ve dilrübâ gibi söyleyişlerde hoşlanmıştır. Fakat başka dillerden müterâdif kelimeler aldı diye gönül’ü terketmemiş, aksine onu bütün gönlüyle sevip hayâtının her asrında belki de her ânında kullanmıştır.
Çünkü, gönül güzeldir.

Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, 2. baskı, sayfa: 80-84.