FUZÛLÎ’NİN DUÂSI

Milletimizin, târihte yetiştirdiği büyük adamlarla, bu arada, dilimize, edebiyâtımıza, şâheserler kazandırmış, büyük şâirlerle iftihârı, eski bir Türk fazîletiydi. Eski Türkler, böyle büyüklerini, üstelik, bilerek, anlayarak, okuyarak severlerdi.
Kader, bu fazîleti bizden alıp, başka milletlere vermiştir. Son asrın, herşeyden çok, başkalarına hayran yetiştirilen, kozmopolit münevverleri (!) arasında bu asil duygu ve bilginin hergün biraz daha söndüğü görülüyor.

Bugün, bilmem, Türkiye’de Fuzûlî’yi, önce hiç tanımayanlar, sonra, tanıyıp da okuyamayanlar, nihâyet okuyup da anlamayanlar yanında bir de Türk şâiri saymayanlar bulunduğunu bilir misiniz?
ileri sürülen sebep, bu en büyük şâirimizin, eserlerini, Türk diliyle değil de Arabî ve Fârisî ile yazdığı iftirâsıdır.
Halbuki Fuzûlî, sâdece büyük bir şâir; birçok ilim dallarında ihtisas yapmış, kudretli bir âlim ve o ölçüde büyük bir mütefekkir değildir; aynı zamanda samimî bir T ü r k ç e c i, bir Türk dili milliyetçisi’dir. İzâh edeyim:
Biz, iki asırdan beri, sözüm ona, Batı medeniyetine mensubuz. Buna rağmen, herhangi bir Batı dilini, o dilin edebiyâtına şaheserler kazandıracak kadar iyi bilen tek bir Türk’e ben raslamadım. Eskiler ise, mensubu oldukları İslâm Medeniyeti dillerini, o dillerin en üstün seviyesinde eserler verecek kadar iyi bilirlerdi. Çünkü o devirlerde bir medeniyete Türk üslûbu’yla girmek demek, en kısa bir zamanda, o medeniyetin hâkim milleti olmak demekti.
*
Fuzûlî’nin de Arapça Dîvân’ı, Farsça Dîvân’ı ve bu dillerle daha başka eserleri, elbette vardır. Fakat bu şâir, en çok sayıda, en güzel ve en üstün eserlerini, mensup olduğu milletin diliyle vermiş; bunda tam bir millî hassâsiyet göstermiş ve bir millî haysiyet gözetmişti.
O kadar ki Fuzûlî, başka dillerin Türkçe’den üstün oluşuna tahammül edemeyen bir millî duygu içindeydi:

 Ol sebepden Fârisî lâfz ile çokdur nazm kim
 Nazm-ı nâzük Türk lâfzıyle igen düşvâr olur
 Mende tevfîk olsa bû düşvârı âsan eylerem
Nevbahâr olgaç dikenden berg-i gül izhâr olur.

“Fârisî ile çok sayıda şiir söylenmesinin sebebi, Türk diliyle ince şiir söylemenin güç olmasındandır. Fakat, Allah yardım ederse ben bu güçlüğü yeneceğim! İlkbahar geldiği zaman, kuru dikenlerden nasıl gül yaprakları çıkmaya başlarsa; ben de diken gibi sert sanılan Türkçe ile gül yaprağı gibi ince şiirler söyleyeceğim!” demesi ve bu dediğini hârikulâde üstün bir sanatla yerine getirmesi bundandır.
*
Unutmamak lâzımdır ki Fuzûlî hemen bütün Şark edebiyâtının gerçek şiir vâdîsindeki en üstün şâiridir. Yine asla unutmamalıdır ki Fuzûlî, bu sözleri, Türkçe’nin henüz yeter derecede işlenmediği bir çevrede ve XVI. asırda söylemiştir; Bağdat ve çevresi gibi, sokaklarında Arapça konuşulan; (devrin ilim dili Arapça olduğu için) Medreselerinde Arap diliyle ders okutulan ve bunun yanında şiir denilen şey, bir mantıku’t-tayr, yâni bir kuş dili âhengindeki Fârisî ile söylenebilir inancının atmosferi kapladığı bir yerde, tam bir Türk haysiyeti ve gururu içinde söylemiştir.
*

Fakat Fuzûlî’nin, bundan daha îmanlı ve daha heyecanlı bir Türkçeciliği, onun, Kerbelâ şehidleri için yazdığı, Hadîkatü’s-Su’adâ adlı eserinin önsözündedir.
Fuzûlî bu yazısında, bilhassa Irak müslümanları için  mukaddes bir mevzu olan Kerbelâ vakalarını ve Kerbelâ şehitlerinin mâcerâsını, şâirlerin, hep Arapça veya Farsça ile yazdıklarını düşünür. Bu eserlerden yalnız Arap ve Acem büyüklerinin faydalanmasını Türk haysiyetine aykırı bulur. İnsan cinsinin en üstünü olduğunu söylediği ve âlemi terkîp eden insanlığın en büyük cüz’ü olduğunu belirttiği Türklerin bundan mahrum bırakılmasından ciddî bir ezâ duyar; hâtıralarını derin tâzimle andığı Kerbelâ şehitleri için, bu sefer Türk dili ile bir şehitler âbidesi inşâsını tasarlar. Bu arada yegâne endîşesini şöyle düşüncelerle söyler: “Gerçi
Türk diliyle bu vak’aların beyânı kolay değildir. Zîra (Türkçenin, henüz) birçok sözleri zayıf ve ibâreleri işlenmiş değildir. Ancak ben, erenlerin himmeti ile, öyle umuyorum ki bu Türkçe kitabı bitireceğim” der ve arkasından Türk Dili Târî-hi’nin en güzel duâsmı söylemek için o aziz ellerini Allah’ına kaldırır:

Ey feyz-resân-ı Arab û Türk ü Acem
Kıldın Arab’ı efsah-ı ehl-î âlem
Etdin fusahâ-yı Acem’i İsî-dem
Men Türk-zeban’dan iltifât eyleme kem

“Ey, Arap, Acem ve Türk milletlerine feyiz veren Tanrım! Sen, Arap kavmini dünyanın en fasîh konuşan milleti yaptın! Acem fasihlerinin ise sözlerini, îsâ nefesi gibi, cana can katan bir güzelliğe ulaştırdın! Ben Türküm ve Türkçe söylemek istiyorum! Tanrım benden iltifâtını esirgeme!”

Duâ budur. Bu mısraları okuyanlar, ilk anda Fuzûlî’nin sâdece Türkçe yazmak istediğini ve bunun için Allah’tan yardım ve teveccüh dilediğini zannederler. Halbuki rubâî’nin bütün inceliği iltifât kelimesindendir. Çünkü söz sanatı’nda iltifât, sözü en güzel en sanatlı ve en üstün bir üslûpla kullanabilmek demektir. Böyle olunca, Fuzûlî’nin, Tanrısından dilediği büyük yardım, Türkçeyi, hatta Arapçadan da Fârisî’den de güzel ve üstün kullanma yardımıdır.
*
Fuzûlî, bu asil arzusunda Allah’tan yardım görmüşçesine muvaffak olmuştur. Onun eserlerindeki, hatta öztürkçe mısrâlar ve beyit hâlinde nazmedilmiş, şaheser söyleyişler, yakında neşrolunacak bir kitabımızla da büyük şâirin Türkçe kelimelerin tadını nasıl çıkardığım, bu arada hâlis Türkçe’yi nasıl ve ne derin bir vukufla bildiğini, misalleriyle göstermiş bulunuyoruz.
Bütün bu yazdıklarımız, büyük Fuzûlî’nin Türk kültürüne hizmetinin binde biri değildir. Bu hizmetler ise bugün artık bilinmiyor. Esâsen, büyük Türk şâirlerini Türk çocuklarına tanıtmamız daha Tanzimat’tan beri yanlış bir tutum içindedir.
Gûyâ Avrupâî edebiyâtı tutundurmak için, eski Türk edebiyâtını lekelemek hatâsı, Tanzîmat devrinde başlamıştır. Her türlü ciddî tedkik, bilgi ve tenkid değerlerinden mahrum bu Tanzîmat yıkıcılığı, bugün daha başka maksatlarla devam edip gitmektedir.

İçinde bulunduğumuz, derin ve millî kültür buhrânının kökü, bu eski hatâlardadır.

Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, 2. baskı, sayfa: 105-109.