Dinle Ney’den

                                                          

Türkiye’de hâlâ çok insan iyi bilir ki Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Mesnevî adlı dünyâca tanınmış eserine:

                 Bişnev ez ney çün hikâyet mî kunad

                 Ez cüdâyîhâ şikâyet mî kunad

 

mısrâlarıyla başlar.

Bu Fârisî mısrâların şâir Nâhîfî tarafından büyük ustalıkla Türkçeleştirilen ifâdesi de şöyledir:

                 Dinle ney’den kim hikâyet etmede

                 Ayrılıklardan şikâyet etmede.

 

Burada, şâirin kastettiği “ney” nedir, hattâ kimdir? Bu târihî saz o yanık sesiyle hangi ayrılıktan bahsediyor? Neye ve kime karşı hangi hicrânını dayanılmaz sevgili için derin bir ayrılık acısı içinde uzun uzun neyi terennüm ediyor?

Mevlânâ’nın bile ifâde edebilmek için 25.700 beyit söylediği bu büyük aşkı onun dyanılmaz hicrânını ve şikâyetlerini, ben, küçük çizgileriyle olsun söyleyecek değilim.

O yaradılışdan, hattâ “Kâlûbelâ”dan bu yana uzayan derin hikâyedir.

 

***

Ben “ney”den bahsedeceğim. Eski Türkçede ve Fârisîde nây da telaffüz edilen bu kelime yanık sesli bir sazın adıdır. Onun sesinin yanık olması gâliba o büyük hicrânı terennüme alıştığındandır. Hattâ şâir Nedîm:

“Olmakta derûnunda hevâ âteş-i sûzan

Nâyın diyebilmem ki ne hâlet var içinde”

diyerek, bu gerçeği söyler. “İnsan aşkı, insan nefesi ve hevesi şu teneffüs ettiğimiz hava ve mûsıkî sesleri, ney isimli bu sazın içinden geçince, dışarıya yakıcı bir ateş çıkıyor.

Ney’in içinde, bütün bu içinden geçenleri ateşe çeviren nasıl bir hâlet var? Bilemiyorum.”

 

***

Denilir ki daha Dâvud Peygamber, Tanrı’ya karşı derin aşkını ve inanışını o zaman adı Mizmâr olan bu eski sazla söylerdi. Dâvûd’un mezâmir adlı târihî ilâhîleri ve târihin dünyâca meşhûr dâvûdî sesi, hep terennümleri yanık insan feryâtlarına benzeyen “ney”le ilgilidir.

Fakat târihte ve mûsıkîde ney’i daha yaygın, daha ebedî bir terennüm vâsıtası hâline koyan teşekkül, kökü Konya’da gelişen Mevlevî teşekkülüdür. O kadar ki ney, Türk rûhunun İslâm îmânında gördüğü büyük ve serbest bir dînî tefekkürün ve tefekkürle birleşen bir millî heyecânın devamlı ifâde vâsıtası olmuştur.

Çünkü tasavvuf, kısa zamanda kemikleşerek, öylesine katılaşıp, insana düşünce ve yaratma hakkı vermeyen mutaassıp bir dînî anlayışa karşı insan varlığının “Hayır: ben de düşüneceğim ve ben de yaratacağım!” diyen bir feverânıdır.

Ve müslüman ibâdetini mûsıkî ile, müslüman ibâdetini şiirle, hattâ müslüman ibâdetini raks’ın hareketiyle ifâdelendirme yeniliği İslâmlıkta hakîkî bir Türk reformudur.

Ney, bu reformun da ifâde vâsıtası idi. Santurla, kudümle ve insan sesiyle birleştiği zaman meydana gelen ses zenginliği Allah’a birtakım yobazların kulu olarak değil, Allah’ın kulu olarak duyuş, düşünüş ve inanış yoluyla Allah’a varmak isteyenlerin bütün medenî ve beşerî irtifâ’ını terennüm edebiliyordu.

***

Türkiye Türklüğü’nün teşekkülü asırlardan beri bizim yurdumuzda ney demek, önce Mevlânâ demektir. Hattâ lisânımızın büyük cinas kâbiliyetinden faydalanan bir şâir:

            “Niye halketti deme Hazret-i Mevlâ nâyı

              Halka andırmak için Hazret-i Mevlânâ’yı.”

mısrâlarında bun ifâde eder. Ve ney, Türkiye’deki bu başlangıçtan sonraki hemen bütün klâsik Türk mûsıkîsidir. Itrî’ler, Hâfız Post’lar, Dede Efendi’ler, Üçüncü Selim’ler ve daha kimler o çağlarda bizim sesimizi semâya yükseltmek için hep ney üflemiş, ney dinlemişlerdir.

Yahyâ Kemal’in Itrî için konuşurken:

Vâkıâ ney, kudüm gelince dile

Hızlanan Mevlevî semâ’ıyle

Yedi kat Arş’a çıkmış Âyîn’i

mısrâları, bunu anlatır.

***

Ney, yanık sesli bir sazdır. Fakat ustasının elinde onun têsiri gamlı değil, ferahlatıcıdır. Bu ferahlıkta insanı müjdelenmiş bir saâdete inandıran bir şevkin hissesi vardır. Ney dinleyenlerin çok kere bizim yaşadığımız alabildiğine maddî bir âlemden bir başka âleme, orada hep iyiliğin, hep güzelliğin, hep fazîletin, kısaca, Allah’ın bulunduğu bir âleme akışları, kendilerini öyle bir âlemde hissedişleri bundandır.

***

Yine bunun içindir ki büyük şâir Fuzûlî, kendi nahîf vücûdunu, durmaksızın, sarı ve solgun kamıştan yapılan bu hârika saza benzetir. Bir gazeline:

“Ney gibî her dem ki bezm-î vaslınî yâd eylerim

Tâ nefes vardır kurû cismimde feryâd eylerim”

Sesleriyle başlaması böyle bir sebep taşıyor.

***

Edebiyâtımızda ney için ve ney sevgisiyle, yâni milletimizin bu yarı mukaddes saza karşı duyduğu sevgi ile söylenmiş şiirlerin ve yazılmış diğer çok nefis parçaların mecmû’u büyük bir cilt, bir güldeste teşkil eder ki burada onların yâdı uzundur.

Fakat bana öyle geliyor ki biz Türk olan yâhut Türkler tarafından yüceltilen sesleri değil, elimizden geliyorsa, Türk’ün karakterini bozan aşırı falsolu sesleri susturmalıyız.

 

Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri, 2. baskı, sayfa. 229-233.