Destanların ve Destan Kültürünün Ehemmiyeti

Destanlar, gerek târih, gerek fikir ve sanat bakımından büyük değer taşırlar; târihi aydınlatır, fikir ve sanat hayâtına kaynak olurlar. Târih bakımından destanların kıymeti şuradadır ki, bâzı milletlerin millet hâline gelmeleri târihin çok eski çağlarında olmuştur. Bunların hayâtı târihten önceki zamanlara uzanır. Böyle milletlerin târihlerinin başlangıcını bulmak ekseriyâ mümkün değildir.
Destanlar târihleri bu ölçüde eskilere uzanan milletlerin ilk çağlarını bize birtakım mitolojik menkıbeler hâlinde anlatırlar. Bunlar gerçek olmasalar, hattâ gerçeğe uymasalar bile, milletlerin kendi millî mâzileri hakkında neler bilip neler düşündüklerini haber vermek bakımından ehemmiyetlidirler.
Bununla beraber, destan, târih demek değildir. Destan, kökü târihe dayanan, ilhâmını târihten alan bir halk edebiyâtı verimidir. Destanlar, halk şiirleri, saz şâirleri tarafından, sazlarla birlikte söylenir bir sözlü edebiyat verimidir ki, umûmiyetle aydınlar tarafından yazılan târihler yanında ve târihî olaylar karşısında halk kitlelerinin duygu ve düşüncelerini aksettirirler. Bir başka söyleyişle destanlar, halk gözüyle görülen, halk rûhuyle duyulan ve halk hayâlinde masallaştırılan târihlerdir. Bâzı milletler, millî mizaçları îcâbı, destanlarında târih gerçeklerinden uzaklaşmaz ve halk diliyle söylenmiş birer târih gibi, destanlarını târihe uyan bir ifâde ile söylerler. Türk milletinin destanlarında bu vasıflar üstündür. Böyle destanların târihe yardımı târihi aydınlatması daha kolay olur.
Destanların hele mitosları fikir ve sanat hayâtına kaynak oluşları daha ehemmiyetlidir.
Destanlarda milletlerin dinleri, türlü inanışları, Tanrı veya tanrılar karşısındaki davranışları; yaşadıkları coğrafyanın husûsiyetleriyle birleşmiş duygu ve düşünceleri vardır.
Yine destanlarda, insanların iyilikleri fâziletleri yanında kötülükleri, fesat ve ihtirasları hattâ tanrıların bile birtakım beşerî yanılmalara benzer uygunsuz hareketleri, kıskançlıkları, aşk, ihtiras ve cinâyet vak’alarına katılışları görülür. Böyle destanlarda insanlık komedyası veyâ insanlık dramı kuvvetle yankılanır.
Bir örnek olarak, ilias (ilyada) adlı yunan destânının doğuşu böyle vak’alara dayanır.
M. Ö. III. asırda yaşamış Rom târihçisi Higinus’un Fabolea adlı eserinde bu destanda hikâye edilen Truva Savaşı’na sebep olarak şöyle bir vak’a anlatılır:
Teselya’da tanrılar arasında bir düğün yapılmakta, en büyük tanrı Zeus’un torunu Peleus’la deniz ilâhesi Thetis evlenmektedir. Düğüne bütün tanrılar dâvet edilmiş. Yalnız fesat tanrıçası Eris çağrılmamıştır. Buna gücenen Eris, bir altın elma üzerine “en güzele”  sözlerini yazarak elmayı ziyâfet sofrasına fırlatır.
Altın elma, en güzel olmayı birbirlerine bırakamıyan Yunan tanrıçalarından Hera ile Athena ve Aphrodite arasında kavgaya sebep olur.
Bunlarda Hera, büyük tanrı Zeus’un hem karısı, hem kız kardeşidir; semâdaki kadınlığı temsil eder, izdivaç ve annelik tanrıçasıdır. Athena, Zeus’un kızıdır; bulutlrda çakan şimşeği ve ilâhi zekâ’yı temsil eder. Aphrodite, Romalıların Venüs dedikleri, güzellik tanrıçasıdır. (3) Tanrıçalar arasında kavga büyüyünce, Zeus bu ilâheleri İda Dağı’na gönderir. (4)  Bu dağda dünyanın en güzel erkeği ve Truva kralı Priamos’un oğlu Paris çobanlık yapmaktadır. Paris, üç ilâheden hangisinin “en güzel” olduğunu bildirmeye hakem seçilir.
Yunan ilâheleri Paris’i kandırmak için ona rüşvet teklif ederler: Hera, Asya hükümdarlığını, Athena ise Paris’e bütün savaşlarda zafer vâdeder. Aphrodite, sâdece, “reyini bana verirsen, sana dünyânın en güzel kadınını vereceğim” der. Paris, altın elmayı Aphrodite’ye verir. Hera ile Athena hem Paris’e hem de onun vatanı Truva’ya düşman olurlar.
Paris, Aphrodite’nin himâyesinde denizleri aşarak, Yunanistan’a gider. İsparta kralı Menelaus’un sarayına misâfir olur. Orada Menelaus’un güzel  karısı Helena’yı görür. Aphrodite, Paris’le Helena arasında büyük bir aşk yaratır. Paris’in Helena’yı kaçırmasına yardım eder. İşte Akhaio’larla Truva’lılar arasındaki meşhur Truva Savaşı bu hâdiseden çıkar.

3    Adı Yunanca  köpük mânâsında, afros’dan gelen bu ilâhenin tanrı kanıyle, deniz köpüğünden yaratıldığı söylenir. Aslında bir Mezopotamya tanrıçası olan Aphrodite’yi Yunanlılar, Fenikeliler vâsıtasiyle tanımışlardır.
4    İda, Batı Anadolu’da Edremit körfezinin üstünde, bugünkü Kazdağı’nın adıdır.

Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyâtı Târihi, 2001, sayfa: 2-3.